İSLAM DİNİNDE KARDEŞLİK

İSLAM DİNİNDE KARDEŞLİK

İslam Dininde Kardeşlik

 

     İslam dini kardeşliğe çok önem vermiştir. Bu öneme atfen kardeşlik anlamına gelen “uhuvvet” kelimesi ve türevleri Kur’an-ı Kerim’de 96 ayette değişik biçimlerde kullanılmıştır. Ulemâ kardeşliğinin tanımı ise şöyledir: İki taraftan birinin doğumda ve sütte müşterek olmasıdır. Ayrıca kabilede, dinde, sanatta, davranışlarda, sevgi ve benzeri konulardaki müştereklik için de aynı kelime kullanılmıştır.

     Kur’an-ı Kerim iki tür kardeşlik üzerinde durmuştur. Birincisi; soyda ve kabilede kardeşliktir. Bütün insanlık Hz. Adem ve Hz. Havva’nın çocukları oldukları için soyda kardeştirler. Tevhid mücâdelesi veren bütün peygamberler; soylarına hakikatı hatırlatmak, yaratmada ve emretmede Allâh Teâlâ’nın vahdâniyyetini öğretmek için gönderilmişlerdir. Kur’an-ı Kerim bu peygamberlerle soyları arasındaki bağı “Kardeş” kelimesi ile ifade etmiştir. Bu kelimeyi seçmekle Yüce Allah, daveti yapan peygamberlerle soyları arasındaki yakınlığın duygusal boyutuna dikkat çektiği gibi; gönderilen peygamberlerin ilk mutahaplarının kendi kabileleri olduğuna da vurgu yapmaktadır. Hz. Muhammed’den (a.s) önceki peygamberlerin evrensel olmayıp yöresel olduğuna da işaret vardır. Konumuzla ilgili Kur’an-ı Kerim’de bir çok örnek vardır: “Ad kavmine de kardeşleri Hud’u peygamber olarak gönderdik. Onlara Hud dedi ki: ‘Ey kavmim! Yalnızca Allah’a ibadet edin.”

     “Nitekim Semud kavmine de kardeşleri Sâlih’i peygamber olarak gönderdik. Sâlih de kavmine dedi ki: ‘Ey kavmim! Yalnızca Allah’a kulluk ediniz.” Hz. Nuh, Hz. Şuayb ve Hz Lût da kavimlerine gönderildiklerinde, onların soyda kardeş oldukları belirtilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de kardeş kelimesi bazen anne-baba bir kardeşler için de kullanılmıştır. Şu ayeti konumuzla ilgili delil olarak gösterebiliriz: “(Yusuf) dedi ki; Ben Yusuf’um bu da benim kardeşimdir. Allah her ikimize de lütuflarda bulunmuştur.” Baba bir anne ayrı veya anne bir baba ayrı kimseler de Kur’an-ı Kerim’de kardeş olarak anıldığı gibi, aynı anneden belirli yaşlarda süt emenler de “kardeş” kelimesiyle ifade edilmiştir.

     Kur’an-ı Kerim’i dikkatlice ve anlayarak okuduğumuzda görürüz ki en hayırlı kardeş Hz. Mûsâ’dır. O hiç bir kıskançlık göstermemiş ve “Kardeşim Harun, ifade olarak benden daha fasihtir” diyerek “yardımcı verilmesini” istemiştir. Allah (cc) Hz. Mûsâ’nın bu talebine şu karşılığı vermiştir: “Biz rahmetimizin gereği Musa’ya kardeşi Harun’u (yardımcı) peygamber olarak verdik.” Bir çok kardeş en yakınlarına dünyevi ve manevi hayırlar ister. Yüce Allah (c.c) dilerse bu isteklere olumlu cevap verebilir. Fakat Hz. Mûsâ’nın kardeşine peygamberlik lütfedilmesi için Dua etmesi çok daha derin anlamlar içermektedir. Bu açıdan Hz. Musa’yı en hayırlı kardeş şeklinde anmamak mümkün değildir.

     Kur’an-ı Kerim’e göre ikinci tür kardeşlik, dinde kardeşliktir. Mutlak anlamda ve tercih edilen kardeşlik budur. Soyda kardeşlik, nesebin sübutu ve miras vb. şeyler için geçerlidir. Dinde kardeşlik ise iman bağına dayalı olduğu için daha önemlidir. Zira din kardeşliğinin ortak paydası, Yüce Allah’ın hayatın her alanına hakim olan mutlak ilah olduğunu kabul etmektedir. Bundan daha yüce bir değer yoktur. Kur’an-ı Kerim bu yüce değeri bize “hasr” ifadesi ile sunmuştur: “Ancak ve ancak Mü’minler birbirlerinin kardeşidir.” Bu ayetin nüzûl ortamında, Abdullah b. Revaha ile Abdullah b. Ubeyy’in Resulullah’ın meclislerine gelişinden dolayı münakaşaları vardır. Hazrec’den bazı kimseler Abdullah b. Ubeyy’e sahip çıkınca, Allah (cc); “Aynı kabileden de olsanız Ey Müslümanlar! Sizin hiçbir münafıkla ve kafirle kardeşliğiniz yoktur. Ancak ve ancak mü’minler birbirlerinin kardeşidir.” buyurmuştur. Mü’minler nasıl ki birbirlerinin kardeşi ise Münafıklar ve Kafirler de birbirlerinin kardeşleridirler.

     Kafirler, münafıklar, müşrikler, yahudiler, hristiyanlar ve diğer batıl dinlerden kimseler mü’minlerle kardeş olmak veya mü’minler onları kardeş görebilmek isterlerse, bu dinlerin mensuplarının yerine getirmeleri gereken yükümlülükler vardır. Şu ayet bu mükellefiyetleri açıklamaktadır: “(Müşrikler) eğer tövbe edip namazı kılar ve zekatı verirlerse artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Meselelerin iç yüzünü bilen bir topluma ayetleri detaylı olarak böyle açıklarız.” Ayetten net bir şekilde anlaşıldığı gibi, mü’minlerle kardeş olmanın üç şartı vardır: İnandığı batıl dini terk edip gerçek mü’min olmak, İmanın en büyük tezâhurü ve takviyesi namazı şartlarına riâyet ederek kılmak, mal üzerine vekil olduğunu bilip fakirlere ve diğer ihtiyaç sahiplerine zekatı vermek.

Dinde Kardeşlik

 

     Hz. Peygamber (Sav), bu üçünün arasını açanlarla savaşacağını söylemiştir. Hz. Peygamber döneminde üçünün arasını ayırmaya cesaret edemeseler de Hz. Ebubekir döneminde cesaret etmişlerdir. Hz. Ebubekir de bu ayrımı yapanlarla savaşmıştır. Bu uygulamalar, imanın mücerred bir temenni olmadığını, onun aynı zamanda uygulamaya yönelik bir bedelinin olduğuna işaret etmektedir.

     Kur’an-ı Kerim, velev ki insanın soyca en yakınları da olsa, imana karşı küfrü tercih ettiklerinde mü’minlerle aralarında hiçbir velayet bağının olmayacağını haber vermiştir. Bu tavır Kur’an-ı Kerim’de şöyle yer almıştır: “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile veli edinmeyin. İçinizden onları kim veli edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Biz, bu ayetteki ve diğer ayetlerdeki “veli” kavramını dost olarak çevirmedik. Kur’an-ı Kerim’de velî; Râb, koruyucu, yardımcı, mâlik, yönetici, otorite, mirasçı, dost, arkadaş, vekil, imam, seyyid ve sırdaş gibi anlamlarda kullanılmıştır. “En yakınınız bile inkâr etmişse onu veli edinmeyin” denildiğinde, bu anlamların bir kısmını veliye yüklemek gerekir. Velî; biraz da siyasal kavramdır. “Yakınınız da olsa kâfirden yönetici seçmeyin” hükmü verilmiştir. Esefle belirtelim ki; siyasal bir kavram olan “veli”, saltanat yıllarında ve sonraki süreçte Kur’an-ı Kerim’deki siyâkına uygun anlamlandırılıp bir siyaset fıkhı yapılsaydı, dünya müslümanları ideolojik tercihlerde bulunmazlar ve günümüzde olduğu gibi batılı devletlerin kölesi durumuna düşmezlerdi.

     Kur’an-ı Kerim, kardeşliğimizin ve yakınlığımızın imanın sûbutu ve istikrârı ile bağlantılı olduğuna hem mekki hem medeni dönemde inen ayetlerle dikkat çekmiştir. Nitekim Mekke’de babayla oğul, kardeşle kardeş tevhidi kabul veya red noktasında karşılıklı mücadeleye girince Rabbimiz, duygusallık yerine iman bağının ağır basmasını isteyerek Hz. Nûh ile oğlu arasındaki geçenleri bize anlatmıştır. Bu çerçevede Hz. Nûh’un oğlu iman etmediği için gemiye alınmamış ve o; “Ey Rabbim! Şüphesiz ki oğlum ailemdendir. Ve Sen’in vaadin de doğrusu haktır. Sen hâkimler hâkimisin.” diye onun affı için dua ettiğinde Allah (cc)’tan şu cevabı almıştır: “Ey Nûh! O asla senin ailenden değildir. Onun yaptığı (küfrü tercih etmesinden dolayı) iyi olmayan bir iştir. (Küfrü tercih ederek çok kötü bir iş yapmıştır.) O halde hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlerim.” Hz. Nûh’a, “O senin ailenden değil” denildiğinde, oğlunun kendinin öz sulbünden olmadığı söylenmek istenmemiştir. ‘Bozuk ahlak ve muamelat yüzünden o artık senin sâlih ehlinden sayılmaz. Küfür ve iman çatışmasında kâfirlerin yanında yer alanları cezalandırmak üzere tufan geldiğinde senin oğlun mü’minlerle beraber kurtulmayı reddetti. Bu senin zürriyetinle kafirler arasında bir çatışma olsaydı durum farklı olurdu. Fakat bu, sâlihlerle sâlih olmayanlar arasından bir çatışmadır.’ Bu sonuca bakarak aynı kuralı bir mü’minin diğer ilişkilerine de uygulayabiliriz. Bir mü’min belli akidelere inanan ve belli amellerle yükümlü bir kişi olduğuna göre, başkalarıyla olan tüm ilişkilerini bu inanç ve amel manzumesine göre belirleyecektir. Eğer mü’minin kan hısımları bir mü’minin taşıması gereken niteliklere sahipse, kurulan ilişki bir kat daha güçlü olacaktır. Fakat onlar bir mü’minin niteliklerini taşımıyorlarsa, mü’min onlarla olan ilişkisini yalnızca kan hısımlığı düzeyinde sürdürecek ve onlarla hiçbir manevi ilişkiye girmeyecektir. Ve eğer, bu ilişki sonuçta iman ve küfür savaşında karşı karşıya gelmek şeklinde tezâhür ederse mü’min, tavrını mü’minlerden yana belirleyecektir.

     Hz. Nûh ile oğlu arasındaki durumun bir benzeri Hz. İbrahim ile babası arasındadır. Bu sefer iman etmeyen Hz. İbrahim’in babası Azer’dir. Risâletinin başlangıcında Hz. İbrahim babasına; “Sana bağışlanma dileyeceğim. Ama Allah’tan gelecek herhangi bir şeye karşı senin için gücüm yetmez.” diyerek ona dua edeceğini bildirmiştir.

     Hz. İbrahim ve ona iman edenler akrabaları dahil hiçbir müşriği veli edinmemişlerdi. Aralarında ilkeli bir mesafe vardı. Hz. İbrahim’in babası için bağışlanma isteği, ancak bir vaadden dolayı idi. Vakta ki babasının Allah düşmanı olduğu açığa çıkınca ondan teberri etmiş ve uzaklaşmıştır. Ayrıca onların Allah’tan başka ibadet ettikleri ilahlarını ve içinde bulundukları durumu hiçe saymış; “Siz bizim yanımızda hiçbir şey değilsiniz.” diyerek meydan okumuştur.

     Bir müslümanın, Hz. İbrahim de kâfir babasına dua etmiş diyerek inkârcı yakınlarına bağış dilemesi câiz değildir. Bu noktada “o halde Hz. İbrahim niçin bu işi yapmış? O bu iş üzerinde devam etmiş midir?” şeklinde sorular sorulabilir. Bu soruların cevabını Kur’an-ı Kerim ayrıntılarıyla bildirmektedir. Daha sonra Hz. İbrahim, babasının İslam düşmanı olduğunu anlayınca bu duasından vazgeçmiştir. Bu hakikatı ve olayın iç yüzünü Kur’an-ı Kerim değişik ayetlerde bize anlatmıştır. Bu ayetlerden peygamberlerin sonuna kadar devam eden davranışlarının örnek alınabileceği anlaşılmaktadır. Kendilerinin sonradan terkettiği veya yapmaktan men edildiği ya da sonraki şeriatların “nesh” ettiği davranışlar örnek alınmaz. Ayrıca hiç kimsenin “Bu bir peygamber amelidir.” diyerek yukarıda özellikleri belirtilen davranışları örnek alması doğru değildir.

Din Kardeşliği

     Hz. Nûh ve Hz. İbrahim gibi tevhid önderlerinin benzeri tavırlarını sergiledikleri için Hz. Peygamber ve Sahabesi, Bedir’de en yakınlarıyla karşı karşıya gelmiştir. Hz. Muhammed’i (Sav) amcasıyla, Hz. Ebubekir’i oğlu Abdurrahman’la, Hz. Ömer’i öz dayısıyla, Hz. Ali’yi kardeşi Âkil ile, Hz. Ebu Ubeyde’yi babası Cerrah ile karşı karşıya getiren şey inançlarındaki farklılıklardır. Nesepleri aynı olsa da imanları aynı olmadığı için birbirlerinden zorunlu olarak ayrılmışlardır. Öyle ki kendisine hâmilik yapan amcası Ebu Talip ölünce Resulüllâh (Sav), yaptıklarına rağmen onun hidâyete eremeden ölmesine üzülmüş ama Yüce Allah (cc) şu uyarıyı yapmıştır: “Kesinlikle sen, sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah (cc) dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, hidâyete erecekleri daha iyi bilir.” Din ayrılığının verdiği anlayıştan dolayı Hz. Ali babası Ebu Talib’in ölümünü Hz. Peygamber’e şu ifadelerle arz etmiştir: “Ey Allah’ın Resulü! Senin şu sapık amcan var ya, öldü.” Hz. Peygamber (Sav) onu yıkayıp gömmesini söylemiş ve o da denilenleri yapmıştır. Küfür üzerine olduğu için cenaze namazı kılmadığı gibi, Yüce Allah (cc) bu hâl üzere ölen kimselere Allah’ın bağışlaması için dua etmeyi yasaklamış ve şöyle uyarmıştır: “Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra -yakınları da olsalar- Allah’a ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de mü’minlere…” Aynı şekilde İslam toplumundan uzaklaşan münafıklar için de yakın akrabaları ve mü’minler, cenaze namazlarını kılmama hususunda ikaz edilmişlerdir.

     Müslümanların diğer insanlara yakınlığı hangi seviyede olursa olsun bu onların Allah (cc) yolundaki yürüyüşlerine ve cihâdı hakkıyla yerine getirmelerine engel olmamalıdır. Eğer bu yakınlık cihâd dahil bazı ibadetlerin edâsını engellerse ilahi bir musibetin başlarına gelebileceği uyarısıyla tehdit edilmişlerdir: “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz bir ticaret veya beğendiğiniz meskenler size Allah’tan ve O’nun yolunda cihâddan daha sevgili ise Allah’ın (azap) emri gelinceye kadar bekleyin. Allah (cc) fâsık topluluğu doğru yola erdirmez.” Cihâd, davet, emr-i bi’l mâruf ve savaş hallerinde başarılı olabilmek için önce, “müslümanların aralarını ıslah etmeleri” gerekir. Zaferin gerçekleşmesi ve başarılı olabilmek için uyulması gereken ilahi kurallar vardır. Bu kurallara riâyet edilmeden Allah’ın yardımını almak da mümkün değildir. Şu ayette Allah (cc) hükmünü bildirmiştir: “Allah’a ve Resulüne itâat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Allah sabredenlerle beraberdir.”

     Mü’minler “tuğlalarının arasına kurşun dökülmüş binalar gibi Allah yolunda (küfre karşı) saf tutarlar” ve her türlü iç çekişmeden uzaklaşırlarsa bu durumun mü’minlerin niteliğini artıracağına şu ayet işaret etmiştir: “Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye gâlip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.” Kazanılan bu nitelik sayesinde Hz. Peygamber’in sahabileri çok kısa bir zamanda İslam’ı her tarafa hâkim kılmış ve etkisi binlerce yıl devam edecek İslam devletini kurmuştur.

     Mü’minlerin birbirleriyle kardeş olmaları evvelâ ahlaki bir olgunluktur. Bu olgunluk vahyin eğitiminden geçmekle, zihin ve rûya vahyin nakşedilmesiyle kazanılan bir erdemdir. Bireysel anlamda ümmet olamayan, İbrâhimi duruş sergileyemeyenler gerçek anlamda kardeş olamazlar. Hz. Peygamber’in sahabesinin tutkunluğundaki esprinin temelinde Kur’an ve Sünnet’de benliği eritme; “Vahyin karşısında seçme hakkının olmadığına inanma” sevdası vardır. Resulüllah, gerçek anlamda ümmet olabilmiş sahabilerini hem Mekke’de hem Medine’de zaman zaman kardeş ilan etmiştir.

     Medine dönemindeki “Kardeşlik antlaşması” çok meşhurdur. Genelde mü’minler kardeş olmakla beraber, hicretle garip ve yoksul kalan muhacirlere Medineli kardeşleri yardımcı olacaklar; kardeşler birbirlerinin hayatından, canından, malından, namusundan, işinden ve aşından mesul tutulacaklardır. Bu kardeşlik içerisinde Sad b. Rebi ile Abdurrahman b. Avf arasındaki ilişki sanki bir destan gibi dilden dile dolaşmaktadır. Demek ki kardeşlik, kuru bir iddia değil bedel isteyen bir eylemdir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*