İHLAS-RİYA İKİLEMİ

     İHLAS-RİYA İKİLEMİ

     Cemaat olmanın verdiği manevi hazzı düşünüp “Acaba riya mı yapıyorum!” diye endişeye kapıldığımız olur bazen. Bu durumu Sahabiler de zaman zaman yaşamıştır.

     Başkaları gördüğü için daha itinalı ibadet etmeye çalışmak ile cemaatten etkilenerek coşkulu ifa etmek arasında büyük bir fark vardır. Birincisi riyadır, ikincisinde ise topluluğun manevi ikliminin insanı kuşatması söz konusudur. Birileri görüyor diye ya da göze girmek niyetiyle ibadetini yalnızken yaptığından daha dikkatle yerine getirmeye çalışan kimse kulluğu sadece Allah’a has kılmamış olur. Gözüne girmeye çalıştığı kimseyi de ibadetine ortak etmiş olur. Bu durumda büyük bir günaha düşmek söz konusudur.

     İkinci durum ise son derece farklıdır. Nitekim evimizde tek başımıza eda ettiğimiz ibadetten aldığımız lezzet ile camide kıldığımız namaz arasında büyük bir fark vardır. Hele Kabe ve Mescid-i Nebevi’de kıldığımız namaz bambaşkadır. Etrafımızda bulunan kalabalığın iman coşkusuna katılırız, manevi ortam bizi kuşatır. Cemaati saran deruni atmosfer sebebiyle belki gözlerimizden yaşlar boşanır. Sonra bu hali her zaman yaşamadığımızı fark ederiz. Bu durum Mü’minin kendi başına da yapabileceği ibadetleri kardeşleriyle cemaat olarak eda etmesinin ne kadar önemli olduğunu gösterir. İslamın cemaatle yaşanması gereken bir din olduğunu böylece bir kez daha anlarız.

Acaba riya mı?

     Cemaat olmanın verdiği manevi hazzı düşünüp “Acaba riya mı yapıyorum!” diye endişeye kapıldığımız olur bazen. Bu durum Sahabilerde zaman zaman yaşamıştır. Rasulullah (Sav)’in vahiy katiplerinden Hanzala (R.a) başından geçen şu olayı anlatmıştır:

     Bir gün Ebubekir ile karşılaştım. Bana nasıl olduğumu sordu. Ben de:

     – Hanzala münafık oldu, dedim. Şaşırıp:

     – Sübhanallah! Sen ne diyorsun, diye hayretini belirtti. Ben de devamla dedim ki:

     – Hz. Peygamber (Sav)’in huzurunda bulunuyoruz. Bizlere cenneti cehennemi hatırlatıyor. Sanki oraları gözlerimizle görür gibi oluyoruz. Fakat huzurundan çıkınca hanımlarımızla, çocuklarımızla, iş güçle meşgul olmaktan O’nun anlattıklarını unutuveriyoruz.

     Bunun üzerine Ebubekir R.a:

     – Allah biliyor ya, bizler de aynı durumdayız, dedi.

     Beraberce Allah Rasulü’nün yanına vardık. Ben:

     – Hanzala münafık oldu, ey Allah’ın Rasulü, dedim. Hz. Peygamber (Sav):

     – Bu da ne demek, diye sordu.

     – Ey Allah’ın Rasulü! Senin yanındayken bize cennet ve cehennemi öyle anlatıyorsun ki, sanki gözümüzle görüyoruz. Yanından ayrılınca hanımlarla, çocuklarla, iş güçle uğraşmaktan anlattıklarınızı unutuveriyoruz, dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sav) şöyle buyurdular:

     – Canım kudret elinde olan Allah’a and olsun ki, huzurumda bulunduğunuz hal üzere kalsaydınız, (cennet ve cehennemi) o şekilde hatırlamaya devam edecek olsaydınız, melekler evlerinizde ve yollarda sizinle musafaha ederdi. Gel gör ki ey Hanzala, insan bu… Bir öyle, bir böyle…” (Muslim, 4937)

     Bu örnek bize, ihlasımızın artması, ibadetlerimizi daha samimi yapabilmek için salih bir niyetle cemaat içinde bulunmak gerektiği ne güzel anlatır. Kul, kendisine Allah’ı hatırlatan, kalbini dünyevi meşgalelerden uzaklaştıran, güzel etkileşim içinde bulunduğu müminlerle beraber olduğunda imanı güçlenir. Bu imkanı bulamayan, İslamı kendi başına yaşamaya gayret edenlerin çağın şeytani saldırılarına karşı koymaları ve ihlaslarını koruyabilmeleri oldukça zordur. Şerre ve münkere direnebilmek için hayırlı insanların bulunduğu ortamlara, cemaatlere devam etmek zorunluluk arz etmektedir. Unutmamak gerekir ki yalnızlık ibadet şevkini azaltır.

Nafile ile farzları korumak

     İnsanın Allah Teala’nın emrettiği gibi ihlaslı olabilmesinin çaresi, kulluğu beş vakit namaz, oruç ve hac gibi belli zamanlarda yapılan ibadetlere hapsetmemesidir. Rabbimiz pek çok ayette farz ibadetlerin yanında nafile ibadetler, zikir ve tefekkür gibi vesilelerle hayatın süslenmesini istemekte, yasaklardan kaçınılmasını emretmektedir. Hz. Peygamber (Sav) de bize bunun ne şekilde olacağını kendi örnek hayatıyla göstermiştir.

     Çevremize baktığımızda yaşadığı hayatı nafile ibadetlerle süslemeyen Mü’minlerin, kulluğu farzlarla sınırlandırmaları sebebiyle ibadetlerini hakkıyla yerine getiremediklerinden ve ihlası elde edemediklerinden yakındığını görmekteyiz. Böyle olunca da ibadet cehennem korkusuyla zorla yerine getirilen, sıradanlaşan bir sorumluluk gibi algılanmaktadır. Bu şekilde bir süre devam edilen ibadetlerin zamanla aksatılması, bir müddet sonra da tamamen bırakılması etrafımızda çok şahit olduğumuz bir durumdur.

     “Başkalarını teşvik etmek amacıyla ihtiyaç sahiplerine açıktan infakta bulunmak, vaktinin geçeceğinden endişe ettiği namazı başkalarının görmesine rağmen uygun olan ilk mekanda kılmak elbette riya olmaz.”

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*