FAİZİN LOBİSİ OLUR MU?

FAİZİN LOBİSİ OLUR MU?

     Faizin lobisinin olup olmadığına karar verebilmek için öncelikle kavramların ifade ettiği gerçek anlamları iyi bilmek gerekir. Bunun için öncelikle kavramın kullanıldığı literatürün incelenmesi gerekir. Böylece konuyu daha iyi anlamış, veya daha iyi ifade eden kavramları ortaya çıkarmış oluruz. Aksi takdirde gerçek anlamından uzaklaştırarak birilerinin kavramlara yükledikleri anlamları araştırmadan peşine takılırsak, o zaman ilgili literatürde tahribatların oluşmasına neden oluruz.

     Çok basit bir örnekle “şerefiye” kavramı maliye literatüründe kamu geliri niteliğinde olup, vergiye benzer. Devletin (merkezi veya yerel yönetim) yapmış olduğu bayındırlık faaliyetleri (yol, köprü, imar vb) sonucunda değeri artan gayrimenkul sahiplerinden bu değer artış karşılığında alına bir kamu geliridir. Ancak aynı “şerefiye” kavramı muhasebe literatüründe, halk dilinde “hava/demir parası” olarak alınan bedeli ifade etmektedir. Bu nedenle bir siyasetçi muhalefet yapmak maksadıyla “Hükümet şerefiyeler sayesinde bütçeyi koruyor.” diye bir ifade kullanması, uygulamada olmayan bir kamu gelirini varmış gibi göstererek ortaya çıkacak durumu tahayyül etmek hiç de zor değildir.

     Mayıs 2013 sonlarında meydana gelen ulusal gösteriler ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ekonomik gelişmeler (ABD Merkez Bankasının Piyasaya her ay aktardığı 85 milyar $’lık miktarı işsizlik oranının %6,5’in altına geldiğinde durduracağını açıklaması) ulusal finans piyasalarındaki göstergeleri olumsuz etkilemiştir. Eşanlı olarak ortaya çıkan bu iki gelişmeyle, TL’nin değeri yabancı paralar karşısında düşmüş, yaklaşık %4,5 civarında olan Hazine borçlanma faizleri çok kısa süre %7-8’ler düzeyine çıkmıştır. Özellikle bu iki değişkende meydana gelen yükselişler enflasyonun da yükselmesine neden olmuştur. Bu gelişmelerin bir sonraki aşamadaki etkisi ise yükselen faiz oranları ve döviz kuru nedeniyle kamu harcamalarının öngörülenden daha fazla artması şeklinde olacaktır. Kamu gelirlerinde aynı oranda bir artış gerçekleşmeyeceği için bütçe açıkları da artmış olacaktır. Ayrıca faizlerin yükselmesinin yatırımları, istihdamı ve sonuç olarak da ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediğini akıldan çıkarmamak gerekir.

     Ulusal gelişmelerin siyasi yönünü bir tarafa bırakırsak; siyasilerin ortaya attığı “faiz lobisi” kavramı ulusal medyada da geniş bir şekilde yer bulmuş, tartışmalar “faiz lobisi” var mı, yok mu? ikilemi üzerine yürümüştür. Ortaya çıkan durumu (faizlerin ani yükselmesi) açıklamak için kullanılan “faiz lobisi” ifadesinin kastedilen manayı karşılayıp karşılamadığına neredeyse hiç değinilmemiştir.

     Lobicilik, baskı ve çıkar gruplarının (işçi ve işveren sendikaları, sivil toplum kuruluşları vb) alınacak siyasal kararlar (mevzuat ve diğerleri) kendilerine menfaat sağlayacak şekilde yönlendirmek için başvurdukları yöntemlerden sadece biridir. Bu gruplar ayrıca rüşvet, tehdit, kamuoyunu etkileme vb. yollarla da sözkonusu siyasi kararları kendi menfaatlerine uygun biçimde yönlendirme gayretindedirler. Baskı ve çıkar grupları alınan siyasi kararların menfaatlerine uygun veya zarar vermeyecek şekilde olması için siyasal karar alma sürecindeki aktörler (hükümet, parlamento, yargı organları üyeleri ve bürokratlar) üzerinde baskı oluştururlar. Bu iki kesim arasındaki görüşmeler açık veya gizli olabilir. Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi, lobicilik faaliyeti, bir grubun (ekonomik literatürde bunlara baskı ve çıkar grubu denir) kendi menfaatlerini korumak için kararı alan kurumların yetkilileriyle yürüttükleri görüşmelerdir. Eğer yapılan lobi başarılı olursa,  lobiyi yapanlar belli bir menfaat sağlayabilir veya zarara uğramamış olurlar.

     Başlığımızdaki ikinci kavram olan faiz ise hepimizin aşina olduğu bir kavramdır. Ancak faiz nası oluşur? sorusu biraz işimizi zorlaştırabilir ve bu sorunun birçok yanıtı vardır. Hatta faizin hangi düzeyde oluşacağına ilişkin faktörler zamana, ülkelere, ekonomik gelişmişlik düzeyine göre farklılaşabilir.

     Faiz, iktisad literatüründe kısaca “sermayenin kullanım bedeli” olarak tanımlanmaktadır. Faizin hangi düzeyde olacağı da büyük ölçüde fon arz ve talebine bağlıdır. Eğer borç vermek isteyenlerin piyasaya arz ettikleri fon miktarı talep edilen miktarın üzerinde ise faiz oranları düşer, tersi durumda da yükselir. Fon piyasalarındaki borçlanma talebi en yüksek olan aktör devlettir. Bütçe açıkları arttıkça devletin fon/borçlanma talebi de artar. O yüzden bütçe açıklarındaki artış genellikle faiz oranlarını da artırır. Diğer taraftan piyasaya arz edilen fonlar sadece ulusal düzeydeki fonlardan ibaret değildir. Özellikle reel faiz oranlarının yüksek olduğu dönemlerde dış piyasalardan da fon girişleri olur. Dış piyasalardan fon girişi arttıkça faiz oranları düşer, azaldıkça da yükselir.

     Faiz oranına etki eden bir diğer faktör de enflasyon oranıdır. Çünkü sermaye sahipleri elde edecekleri gelirlerin en az enflasyon oranı kadar olmasını isterler ki, satın alma güçlerinde bir kayıp oluşmasın. Ancak enflasyon ve faiz oranları birbirini besleyen bir özelliğe de sahiptir. Yani enflasyon arttıkça faizler yükselir, faizler yükselince sermaye kullanım maliyetleri, dolayısıyla enflasyon artar. Sonuçta enflasyon arttığı için faiz oranları tekrar artar.

     Para politikasının belirleyicisi olan Merkez Bankası kendisinden borç almak veya vermek isteyen bankalara uyguladığı faiz oranı da faiz oranlarının düzeyini etkiler. Ülkemizde Merkez Bankası’nın faiz kararları kamuoyuna açıklanmaktadır. Haziran 2013 başına kadar Merkez Bankası’nın faiz kararı büyük ölçüde piyasayı yönlendirmiş, yani faiz oranları üzerinde etkili olmuştur. Ancak bu tarihten sonra hem ülke içindeki hem de ABD’deki gelişmeler Merkez Bankası’nın faiz kararlarını etkisiz kılmıştır. Diğer bir ifadeyle Merkez Bankası’nın politik faizi %4,5 civarında iken, Haziran-Temmuz dönemlerinde piyasa faiz oranları %7-8’ler civarına gelmiştir.

     Faiz oranlarının düzeyine etki eden bir diğer önemli faktör de beklentilerdir. Dünyadaki güçlü iletişim ağı, gelişmelerin çok hızlı bir şekilde öğrenilmesini sağlamakta ve insanlar bu bilgiler ışığında oluşan senaryoya göre pozisyonlarını belirlemektedir. Örneğin ABD Merkez Bankası Mayıs toplantısında işsizlik oranının %6,5’ın altına indiğinde piyasaya her ay aktardığı 85 milyar doları artık aktarmayacağını açıkladığı dönemde işsizlik oranı %7,5 civarındaydı. Ancak finansal piyasada faaliyet gösteren aktörler sanki bu karar Haziran 2013’te uygulanacakmış gibi hareket ederek, fonların gelişmekte olan piyasalardan gelişmiş ülke piyasalarına doğru hareket etmesine neden olmuştur. Bu panik, neredeyse tüm ülkelerde faiz oranlarını yükseltmiştir.

     Borçlanma yurtdışı piyasalardan gerçekleştiğinde dikkate alınan faiz oranı göstergesi ise Londra Bankalararası Para Piyasası’nda kredibilitesi yüksek bankaların belirledikleri ve kısa adı LIBOR olan faiz oranıdır. Borçlanmada ülkenin ekonomik gücüne göre, LIBOR + oran uygulanabilir.

     Faiz oranlarına etki eden faktörleri ve lobiciliğin tanımını birlikte değerlendirdiğimizde “faiz lobisi” ifadesinin doğru bir tanımlama olmadığı çok açıktır. Daha doğrusu Haziran 2013 başından itibaren faiz oranlarının yükselmesini açıklamak için ortaya atılan “faiz lobisi” ifadesi son derece yanlış bir ifadedir. Çünkü piyasadaki faiz oranları doğrudan devlet tarafından belirlenmemektedir. Bu piyasadaki en güçlü aktör Merkez Bankası olmasına rağmen, onun faiz kararları bile bu dönemde etkili olmamıştır. Diğer taraftan Hazine’nin gerçekleştirdiği borçlanma da genellikle ihale yoluyla olmakta. Hazine borçlanma şartlarını belirlemekte, Hazine’ye borç verecek bankalar ise bu şartlar altında ne kadar borç verebileceklerini açıklamakta ve Hazine piyasadan borçlanmaktadır. Netice itibariyle ortaya çıkan bu durum daha çok “Bankaların Kartelleşmesi”ne işaret etmektedir. Çünkü kartelleşme, aynı sektörde faaliyet gösteren işletmelerin, aralarındaki rekabeti kaldırmak amacıyla yaptıkları anlaşma sonucu tekelci bir yapı oluşturmalarını ifade etmektedir. Fonlar piyasaya büyük ölçüde bankalar aracılığıyla arz edildiğine göre, faiz oranlarını daha yükseğe çıkarmak için piyasaya talebin altında fon arz edilmesi yönünde bankalar arasında kartelleşme oluşabilir. Türkiye’de böyle bir eğilimin olduğu Rekabet Kurumu tarafından da tescil edilmiştir. Buna göre 25.03.2011’de başlayıp 08.03.2013 tarihinde sonuçlanan ve Rekabet Kurumu tarafından yürütülen Türkiye’de faaliyet gösteren 12 bankayı (Akbank, Garanti Bankası, Yapı Kredi, Halk Bankası, Vakıfbank, Ziraat Bankası, İş Bankası, Finans Bank, Deniz Bank, HSBC Bank, ING Bank ve Türk Ekonomi Bankası) kapsayan soruşturmada, bu bankaların mevduat, kredi ve kredi kartı hizmetleri alanında anlaşma ve uyumlu eylem içerisinde bulunmak suretiyle 4054 sayılı Rekabet Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesinin ihlal ettikleri tespit edilmiştir. Bu ihlal nedeniyle 12 bankaya toplam 1,1 milyar TL para cezası verilmiştir. Benzer bir durum LIBOR üzerinden de yaşanmıştır. Bazı Bankalar LIBOR faiz oranı üzerinden spekülasyon yaparak faiz oranlarını olduğundan farklı göstermek suretiyle bir çıkar elde etmişlerdir. Bu kapsamda yürütülen soruşturmanın ilk sonucunda İngiltere’nin ikinci en büyük bankası olan Barclays 451 Milyon $ para cezasına çarptırılmıştır. Ayrıca İsviçre menşei USB Bankası bu kapsamda 1,5 Milyar $ doları ceza ödemeyi kabul etmiştir. Bu kapsamda yürütülen soruşturmalarda birçok uluslararası bankaya yüksek miktarlarda para cezaları kesilmiştir.

     Sonuç olarak, piyasaya fon arz edenler daha fazla faiz geliri elde edebilmek için aralarında anlaşabilirler. Bu durum, kartelleşme olarak ifade edilebilir. Ancak, özellikle de Haziran 2013’ten sonra faiz oranlarındaki artışı tanımlamak için kullanılan “faiz lobisi” ifadesi halk nezdinde karşılık bulmuş gibi görünse de, iktisadi lisana göre anlamlı bir tanımlama değildir. Bu nedenle toplumun bir alanında ortaya çıkan durumu ifade etmek için kullanılacak kavramların seçimine özen gösterilmelidir. Aksi halde toplu gelişmeleri yanlış kavramlarla tanımış oluruz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*