CAHİLİYE TOPLUMDA HAK İHLALLERİ

CAHİLİYE TOPLUMDA HAK İHLALLERİ

     İnsanı diğer canlılardan ayıran temel vasıflar arasında; konuşma, aklını kullanma ve yeryüzünü imar etme gibi yeteneklere sahip olması gelir. Bunlar, evrensel ölçekte herkes için geçerli olan durumlardır. Ama ne var ki analarından hür olarak doğan bu insanların cahiliye toplum algısında özel yeteneklerinin kullandırılmaması, hür ve köle şeklinde tasniflere tabi tutulması cahiliyenin alemet-i farikaları arasında yer almıştır. Böyle bir ayrımcılık, sosyo-kültürel alandan sosyo-ekonomik alana, bireysel özgürlükten cinsiyet ayrımcılığına kadar uzanmıştır. Cahiliye zihniyetindeki insanlar kökte ve gidişatta, hayatta ve ölümde, haklarda ve borçlarda, kanun ve Allah huzurunda, dünya ve ahirette eşit sayılmamışlardır. Bu toplumda insanların birbirlerine karşı üstünlük unsurunu doğuştan getirdiklerine inanılırdı. Arap-acem arasında bir ayrımcılık yapıldığı gibi, Arapların kendi içinde de ayrımcılık yapılırdı. Biraz sonra örneklerini göreceğimiz gibi Hz. Peygamber (Sav) İslam’ın ilk yıllarında insanlık dışı bu cahiliyet anlayışlarıyla kıyasıya mücadele etmiştir. Onun Veda Hutbesi’nde: “Ey İnsanlar! Hepiniz Adem’in neslindensiniz. Adem de topraktan yaratılmıştır. Arabın, Arap olmayanlar üzerinde veya Arap olmayanın Arap karşısında üstünlüğü yoktur. Bu üstünlük ancak Allah’tan korkmakla (takva) ile olur” çağrısı, işte cahiliyenin ayrımcı zihniyetine yönelik olmuştur. Çünkü cahiliyede kanun önünde insanlar eşit görülmemiş, “üstünün hukuk’u örfü, her şeyin önüne geçirilmiştir. İnsan hakları alanındaki ihlalleri ve bu ayrımcılıkları şu başlıklar altında inceleyebiliriz:

     1. Sosyal Tabakalar Arasında Sınıf Ayrımcılığı 

     Adalet, her türlü sapmanın ve haksızlığın karşıtı olup, bir şeyi ait olduğu yere koymak, hakkını vermek, eşit ve denk yapmak anlamlarına gelir. Bu anlamda adalet kelimesi; insaf, haklılık, söz ve eylemde doğruluk manalarını kapsayan bir denkleştirmedir. Bu sebeple verilen ile hak edilen arasındaki dengeyi ifade eder. Cahiliye toplumunda böyle bir hakkaniyetten ve adaletten söz etmek mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim’de geçen Kureyş Suresi’nde anlatıldığı gibi tarih boyunca Mekke dini ve ekonomik açıdan bir merkez olmuştur. Cahiliye döneminde de putperest Araplar Kabe’yi tavaf ederlerdi. Kur’an’da geçtiğine göre: “Onların, Kabe’nin yanında Duaları ıslık çalıp el çırpmaktan ibaretti.” Burada asıl ayrımcılık, tavafla ilgili icat ettikleri “humus” geleneğinde ortaya çıkmıştır. Dini alanda tam ayrımcılık olan bu humus adeti, kendilerini diğer Arap kabilelerinden üstün sayan Kureyş kabilesinin bir ihdasıydı.” Aynı zamanda humus, ekonomik açıdan da bir gelir kaynağıydı. Kureyş’e bağlı ve humuslar adı verilen bu özel görevliler, dışarıdan Hac yapmak için Mekke’ye gelen kabilelerin ihramlı iken çökelek, kızarmış ve yanmış herhangi bir şey yemelerini ve yünden yapılmış çadırlar altında korunmalarını yasaklamışlardı. Yiyecekler ve tavaf esnasında giyilecek elbiseler sadece bu humuslardan sağlanacaktı. Bu elbiseleri humuslardan alıp giymeyen hacılar, Kabe’yi çıplak tavaf etmek zorunda kalırlardı. Yüce Allah, tamamen bir cahiliye uygulaması olan kendi heva ve arzularına göre helal ve haram konusunda yeni hükümler koyanların bu çirkin adetlerini şu ayetle ilga etmiştir: “Ey Ademoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü o, israf edenleri sevmez. De ki: “Allah’ın kulları için yarattığı zineti ve temiz rızkı kim haram kılmış?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında mü’minler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için ayetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz.

     Öte yandan, ibadet hayatını da düzenleyen Mekke müşrikleri, Hac görevini Arafat’tan başlatırlar sonra yürüyerek Müzdelife’ye giderlerdi. Arap toplumu içinde kendilerini ayrıcalıklı gören Kureyş kabilesi, diğerleriyle Arafat’ta durmaz, Müzdelife’den güneş doğduktan sonra ayrılır ve Kabe’ye gelerek yedi defa tavaf yaparlardı. Tavaf esnasında hacer-i esvede dokunurlar, sonra da Safa ile Merve arasında sa’y yaparlardı. Sa’y görevinin bitimiyle birlikte Hac görevlerini tamamlamış sayarlardı. Kureyş kabilesi mensupları, diğer kabilelerle birlikte Arafat’ta vakfe yapmamalarının gerekçelerini şöyle açıklarlardı: “Biz İbrahim çocuklarıyız. Harem ehliyiz. Bu beytin sahibiyiz. Öz ve öz Mekke’liyiz. Arap kabilelerinin hiçbiri bizim bulunduğumuz şeref ve asalete sahip değillerdir. Bu sebeple biz, bu şerefli konumumuzu korumalıyız. Bizim Arafat’ta halk ile bir arada vakfe yapmamız, sonra halk ile geri dönüp Müzdelife’ye gelmemiz değerimizi ve rütbemizi düşürür.” Böylece Kureyş kabilesi dini alanda ayrımcılık yapmakla kalmamış, Hz. İbrahim Peygamberden bu yana devam eden Arafat Vakfesini de tahrif etmiştir. Buna şu ayette açıkça işaret edilir: “Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Böylece İslam, ibadet alanındaki bu ayrıcılığı ortadan kaldırmakla müşriklerin cahili geleneğini düzeltmiş oldu.

     Dini alanda bir başka ayrımcılık da Hz. Peygambere risalet görevi verildiği zaman yaşanmıştı. Bu da cahiliyeden kalma bir alışkanlıktı. Mekke’nin ileri gelen kanaat önderlerinden Velid b. Muğire, “ben dururken ayetler Muhammed’e mi indirilir_ Halbuki ben kureyş’in ulusu ve seyidiyim. Ebu Mes’ud Amr b. Umeyr es-Sakafi, Sakıf kabilesinin seyyidi olduğu halde o bırakılıp da vahiy Muhammed’e mi gelecek? Biz iki beldenin büyükleriyiz” şeklinde risalete itirazda bulunmuştu. Başka bir rivayette de Velid B. Muğire, Allah elçisine: “Eğer senin nübüvvetin doğru olsaydı, Sen’den önce (peygamber) ben olurdum. Yaş ve servet bakımından Sen’den daha büyüğüm” demişti. Görüldüğü gibi bu iki örnek dini ve ekonomik alandaki ayrımcılığı anlatması bakımından ibret vericidir.

     Bilindiği gibi İslam’ın ilk yıllarında Hz. Muhammed (Sav)’ın çevresinde toplanan kimseler içerisinde az sayıda varlıklı insanlar olmasına rağmen çoğu fakir ve yoksul insanlardı. Kureyş’in ileri gelenleri, statü ve değerler açısından bu kişileri küçümsüyor, fakir ve yoksul Müslümanlarla ilgilenmemesi hatta onları kovması konusunda Hz. Peygambere bir takım talimatlar vermeye kalkıyorlardı. “Biz gelince, onları ayrı bir yerde oturt, biz onlarla aynı mekanda, aynı şartlarda ve aynı safta bir arada oturamayız” diyorlardı. Bu tam bir very important person (vip) “çok önemli kişi” uygulaması teklifinde bulunmaktı. Onların bu imtiyazcı din anlayışlarını Yüce Allah şöyle reddetmişti: “Rablerinin rızasını dileyerek sabah akşam O’na Dua edenleri (fakirleri, yoksulları), fakirlerle bir arada bulunmak istemeyen müşriklerin arzusuna uyarak, yanından kovma. Onları kovarsan haksızlık yapanlardan olursun.”-20-

     Adalet duygusunun yara aldığı bir toplumda güven olamayacağı için toplumsal barış da yara alır ve medenileşme yolunda ilerlemeler akamete uğrar Cahiliye döneminde güçlü olanlar, zayıfları eziyor, çalışan ve üreten hakkını alamıyor, bu sebeple haklar alanında birçok ihlaller yaşanıyordu Nitekim Hz. Muhammed (Sav) henüz kendisine risalet görevi verilmeden önce cahiliye dönemi Mekkesi’nde Abdullah b. Cüdan’ın evinde üç-beş temiz insanla bir araya gelerek insan hakları alanında mücadele vermek üzere “Hılfu’l Fudul” cemiyetinin kuruluşuna katılmıştı. Cahiliye döneminde bu cemiyet üyeleri, Mekke’de malı gasp edilen, iffeti kirletilmek istenen, din özgürlüğü engellenen, hatta hayatına kastedilen nice insanların hakkını ve hukukunu savunmuştu. Yine cahiliye döneminde “üstünün hukuku” örneğinin İslami dönemde de uygulanması isteği karşısında Hz. Peygamberin hukukun üstünlüğünden yana tavır koyması önemli bir örnektir. Rivayete göre zengin ve asilzade olan Mahzum kabilesinden Fatma binti Esved isimli bir kadın hırsızlık yapar. Kureyş bu duruma çok üzülür. bir kısmı Hz. Muhammed’e, (cahiliye döneminde olduğu gibi) kadını affetmesi için bir aracı gönderilmesi taraftarıdır. Resulullah’ın kendisini ve babasını çok sevdiği bilinen Hz. Üsame b. Zeyd’i aracı olarak ona gönderirler. Sanık olan Fatma binti Esved Hz. Muhammed’e getirilince bu kadının affedilmesi için Üsame ricada bulunur. Bunu duyunca Hz. Peygamber’in rengi atar ve bütün insanlığa rehber olarak bir açıklama yapar:

     “Allah’ım hadlerinden bir hadd için aracı mı oluyorsunuz?” sonra ayağı kalkarak şunları söyler:

     “Ey İnsanlar! (Allah) sizden öncekileri ancak şunun için helak etmiştir. Onlar, aralarında toplumdan ileri gelen birisi hırsızlık ederse, onu bırakırlar; zayıf olan çıkarsa, üzerine haddi (ceza) tatbik ederlerdi. Hiç şüphe edilmemelidir ki, Allah’a yemin olsun, değil mahzumlu Fatma, Muhammed’in kızı hırsızlık yapsaydı, aynı cezayı ona da uygulardım. -22- Çünkü bir toplumda sosyal barış ve güvenin kaynağı, adalet ve hakkaniyet ilkelerine uygun hareket etmektir. Adalet ve hakkaniyet duygusunun zedelendiği bir toplumda güven ve barış ortamı bozulur. Bundan da tüm toplum kesimleri zarar görür. İşte Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu bu tavır, hukuk alanındaki ayrımcılığın önüne geçmiştir.

     2. Cinsiyet Ayrımcılığı ya da Kadınlara Kötü Muamele

Cinsiyet ayrımcılığı ve kadınlara kötü muamele ile ilgili görsel sonucu

     Cahiliye Arap toplumda varlıklı ve hür kadınlar nispeten kendi konumlarını korumada bir ayrıcalığa sahip olmakla birlikte, yoksul hür kadınlar ve cariyeler, gerek aile içinde ve gerekse çevrelerinde hükmetme ve saygınlık görme bakımından varlıklı hür kadınların derecesine yaklaşamamışlardır. Cahiliye Arap telakkisinde kadın, işi gücü erkekleri kandıran, baştan çıkartan, ayartan, haklar bakımından erkeğin dünunda bir varlık olarak görülür, mirastan bir pay verilmez, efendisi tarafından her türlü şiddete maruz bırakılırdı. Kadının ebedi olarak herhangi bir konuda görüş ileri sürme ya da görüşüne başvurulma gibi bir yetkisi ve salahiyeti yoktu. Cahiliye zihniyetinde kadın algısını anlatan; “kadınlarla istişare ediniz, fakat onların bu görüşüne muhalefet ediniz” sözü, toplum hayatının katmanlarında yaygın bir kullanım alanına sahip olmuştur.

     Cahiliye Arap toplumunda hür kadınlar erkek çocuk doğurduğu zaman toplum nezdinde sosyal itibar kazanmalarına rağmen, cariyelerin veya gazvelerde esir alınan kadınların hiçbir değeri ve sosyal itibarı yoktu. Hür bir Arap, cariyesiyle dişi devesini bir tutar ve hatta aralarında hiçbir fark da gözetmezdi. Bazıları genç ve güzel cariyelerini toplayarak bunları fuhuş alanında ticaret sermayesi yapardı.

     Cahiliye Arap toplumunda bir baba kızını, alacağı bedele göre istediği erkeğe verebilirdi. Kızın rızasını almaya lüzum görülmezdi. Cahiliye insanının zihniyetinde kız çocuğunun eş seçme hakkı ve özgürlüğü yoktu. Kızın velisi kime verirse, kocası o olurdu. Cahiliye geleneğinde Arap, doğan çocuk erkek olduğu takdirde sevinir, velime yemeği verir, şenlik yapar ve onunla iftihar ederdi. Kız çocuğu doğduğu zaman utanır, sıkılır, kızarır ve aile için bir uğursuzluk ve felaket habercisi olarak görür, onu diri diri toprağa gömerdi. Kur’an-ı Kerim’de kız çocuklarını diri diri öldürenlerden ahiret günü ne sebeple öldürdüklerinden sorguya çekileceklerinden bahsedilir: “Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda..”

     İslam geldiği zaman cahiliyetin her türlü cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldıracak kadın ve erkeğin Allah’ın teklifleri karşısında eşit düzeyde sorumlu olduğunu bildirecektir. Nitekim Hz Peygamber (Sav), bir insan hakları bildirgesi olan veda hutbesinde bizzat kadına karşı yapılan olumsuz ayrımcılığa son verilmesini istemiş ve bu konuda pozitif ayrımcılıktan yana evrensel ilkeler vazetmiştir: “Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.” Bütün bu uyarılara rağmen yaşadığımız dünyada eğer cinsiyet ayrımcılığı yapılıyorsa, bu durum hala cahiliye zihniyetinin gönül ve kafalardan tamamen sökülüp atılmadığını göstermektedir. Eğer çocuğu kutsamaya dayalı bu durum sadece cahiliyye Araplarına özgü bir davranış değil, Arapların dışındaki milletlerde de yaşatılan bir davranış ve tutumdu. Ne yazık ki, içinde yaşadığımız modern toplumlarda da bu ayrımcılık devam etmektedir. Bazı ailelerde erkek çocuklarla övünülürken, kız çocuklarına karşı psikolojik ve fiziksel anlamda olumsuz tutumlar sürdürülmektedir.

     3. Kabile Taassubu ve Irk Ayrımcılığı 

     Kur’an-ı Kerimde, İnsanın bir erkek ve dişiden yaratılması, toplumların farklı boy ve kabilelere ayrılması, insanların birbirlerini tanıma sebebi olarak zikredilmiştir. İslam boy ve kabileye karşı değil, kabileciliğe karşı çıkmıştır. Zira kabilecilik zihniyeti, katı asabiyet anlayışı esasına dayanır. Cahiliye döneminde “kardeşin zalim de olsa, mazlum da olsa yardım et” sözü bir darb-ı mesel haline gelmişti. Kaygılı ve musibetli olaylarda kabile fertleri yardıma çağrıldıklarında, sözün doğru olup olmadığı hakkında delil aranmaz, hakkaniyet gözetilmez hemen bu çağrıya icabet edilirdi. Cahiliye dönemi Arap kabileleri arasında meydana gelen çatışmalar, kabilelerde düşmanlığa, kin ve nefretin yayılmasına, insanların ölümüne, kan davalarının artmasına ve intikam duygusuna yol açardı. İslami dönemde Hz. Peygamber (Sav) Müslümanları kabile asabiyetinden ve körü körüne taassubundan korumak için veda hutbesinde: “Cahiliye devrinde güdülen kan davaları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Rabia’nın kan davasıdır” buyurmak suretiyle bu cahiliye adetine son vermiştir. Yine bir defasında muhacir ve ensara mensup iki çocuk kavga etmiş, bunun üzerine muhacir, “Yetişin ey muhacirler!”, ensar da; “Yetişin ey ensar!” diye haykırmıştı. Bu kabile hukukuna dayalı çözüm şeklini gören Hz. Peygamber, Müslümanlar arasındaki bu tavrı, “cahiliye davası” olarak nitelendirmiş ve Müslümanları bundan men etmiştir.

     Öte yandan Kur’an-ı Kerim’in getirdiği değerler sisteminde renklerin ve dillerin farklılığı, Allah’ın bir ayeti olarak nitelendirilmiştir. Kur’ana göre insanlar, aynı kökten gelmişlerdir. Ontolojik anlamda bir farklılık söz konusu değildir. Bu konuda nebevi mesajın evrenselliğine ışık tutacak şu ilke çok önemlidir: “Allah sizin fiziki şeklinize ve zenginliğinize bakmaz; O, sizin gönlünüze ve davranışlarınıza değer verir.” Dolayısıyla etnik köken ve renk ayrımcılığı, insan hakları bakımından bir zulümdür. Bu konuda Hz. Peygamber’in uyarısı çok özlü ve anlamlıdır: “Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir.” ; “Sizin hepiniz Adem’in neslindensiniz. Adem de topraktan yaratılmıştır. Arabın Arap olmayanlar üzerinde veya Arap olmayanın Arap karşısında üstünlüğü yoktur. Bu üstünlük ancak Allah’tan korkmakla (takva ile) olur. Görüldüğü gibi nebevi mesajın söylemlerinde bütün insanlığı kucaklayacak düzeyde evrensel bir dil kullanılmıştır. Yaşadığımız dünyada hala etnik çatışmalar yaşanıyorsa bunun arkasında cahiliye zihniyetinin ırkçı söylemi vardır. Nitekim Hz. Peygamber, annesinin renginin siyah olmasından dolayı, bir başka Müslüman’ı ayıplayan bir sahabeye: “Sende cahiliyeden bir şeyler kalmış” buyurmak suretiyle, renk ayrımcılığını cahiliye ahlakı olarak nitelendirmiştir.

SONUÇ

     Cahiliye bilgisizliğin, bilgisizce hareket etmenin ve Allah’ı tanımamanın sembolik vasfıdır. Ayrıca cahiliye; şahsi kaprislerin ilahlaştırıldığı, Allah’a rağmen bir hayatın tercih edildiği, sömürü, kavmiyetçilik, tarafgirlik, zayıfların ezilmesi, cinsiyet ayrımcılığı, kabile taassubu, dışlama, ötekileştirme, tahkir etme, zorbalık gibi her türlü zulmün ve hak ihlalinin yapıldığı bir toplum yapısıdır. Sınıf ayrımcılığının en ağır bir şekilde yaşandığı böyle bir toplumda her statüsünde görülen insanlar hariç, başta kadınlar ve köleler olmak üzere diğer insanların adı bile yoktur. Can, mal, nesil, akıl ve din özgürlüğünün olmadığı bir toplum düzenine sahip olan cahiliye güvensizliği olabildiğine derinleşmiştir. Haklının ve hakkın değil, taraf ve bilek gücünün egemen olduğu bu toplumsal yapı, beraberinde kan, gözyaşı ve kaos üretmekten başka bir şey yapmamıştır. İşte İslam, çiğnenen insan izzetini yeniden sağlamak için geldi. İyi olanı ibka, kötü olanı da iptal etti. Her türlü sınıf, renk ve din ayrımcılığını ortadan kaldırdı. O halde barış ve kardeşliğin yolu, cahiliye zihniyetini iyi tanımak ve İslam’ın getirdiği değerler sistemine hayatiyet kazandırmaktan geçmektedir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*