Birlikte Yaşama Ahlakı ve Hukuku -1

AHLAK ve HUKUK

      1- AHLAK

     “Ahlak”, “hulk” kelimesinin çoğulu olup sözlükte; din, tabiat, huy, karakter, seciye, hal ve hareket anlamlarına gelir. İnsanın fiziki yapısı için “halk”, manevi yapısı için “hulk” kelimesi kullanılmıştır. (ibn manzür X, 86)

     “Ahlak”; insandaki iyi ve kötü huyları ifade eder. Dolayısıyla ahlak, iyi ve kötü olmak üzere iki kısma ayrılır. “İyi ahlak”; Kur’ana, Sünnete ve akl-ı selime uygun olan, “Kötü ahlak” ise; uygun olmayan söz, eylem ve davranışlardır.

     “Ahlak” kelimesi, Kur’anda iki ayette geçmektedir. Bu ayetlerin birinde bu kelime ile (Şuara 26/136-139) Peygamberin insanları davet ettiği, iman, ibadet, itaat ve takva gibi dini erdemler ifade edilmiştir. Diğer ayet, Peygamberimizin ahlakı ile ilgilidir:

     “(Ey Peygamberim!) Sen büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem 68/4)

     Taberi (ö. 310), bu ayetteki “ahlak” kelimesini “edep” kelimesi ile açıklamış ve şöyle demiştir: “Bu, Kur’an edebidir. Allah, Peygamberini Kur’an ile tedip etmiştir. Büyük ahlaktan maksat İslam dinidir.” (Taberi, Kalem, 68/4)

     Hz. Ali, “Bu, Kur’an edebidir” demiştir. (Kurtubi, XVIII, 227)

     Abdullah ibn Abbas, ayeti şöyle açıklamıştır:

     “(Ey Peygamberim!) Sen büyük bir din üzeresin. Bu, İslamdır.” (Taberi, Kalem 68,4)

     Yüce Allah’ın övgüsüne mazhar olan Peygamberin ahlakı ne idi? Sahabeden Sa’id ibn Hişam, Hz Aişe validemize Allah’ın elçisinin ahlakını sormuş o da “Sen Kur’an okumuyor musun?” demiş. “Evet” demesi üzerine,

     “Rasulüllah’ın ahlakı Kur’an idi.” (Taberi, XIV, 29/18) demiş ve Kalem Suresinin 4’üncü ayetini okumuştur.

     Hak din İslam da güzel ahlak da Peygamberimiz ile kemale ermiştir. (Maide, 5/3)

     Peygamberimiz (Sav) bu hakikatı şöyle ifade etmiştir:

     “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed, III, 75, Malik, Huluk,8)

     İslam, insanı merkeze alan, insana hizmeti ve saygıyı ibadet sayan bir dindir. Yüce Allah, yeryüzündeki her şeyi insan için yaratmış (Bakara, 2/29) ve insanın hizmetine sunmuştur. (Lokman, 31/20) İnsanın değeri Allah katında Kabe’den önde gelir. Peygamberimiz (Sav),

     “(Ey Kabe!) Allah’a yemin ederim ki, Allah katında müminin saygınlığı senin saygınlığından daha büyüktür.” (ibn Mace, Fiten, 2) sözü, bu hakikati dile getirmektedir. En güzel biçimde yaratılan (Tin, 95/4) insan; yeryüzünün halifesi (En’am, 6/165) ve en saygın (İsra, 17/71), varlığıdır. Bu itibarla İslam’ın ahlak anlayışının temelinde insanın bu değeri vardır.

     Peygamberimiz (Sav), ahlaka çok değer vermiş, imanın kemalini, ahlaki erdemin varlığına bağlamış ve Allah’a şöyle Dua etmiştir:

     “Allah’ım! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlakımı da güzel yap.” (Ahmed, I, 403)

     “Allah’ım! Ayrılıktan, iki yüzlülükten ve ahlakın kötüsünden sana sığınırım.” (Ebu Dav’ud, Salat, 367)

     Müslümanların hayra ermesi, ahlaki erdem ile mümkündür. Peygamberimiz (Sav) şöyle buyurmuştur:

     “Sizin bana en sevimli olanınız ve kıyamet gününde bana en yakın olanınız ahlakı en güzel olanınızdır.” (Tirmizi, Birr, 71)

     “İnsanların Müslümanlık bakımından en iyi olanları, ahlakı en güzel olanlarıdır.” (Münziri, III, 409)

     Sahabeden Amr ibn Abese anlatıyor:

     Hz. Peygamber (Sav)’e;

     İslam nedir? Diye sordum. Hz. Peygamber (Sav),

     “Güzel söz söylemek ve yemek yedirmek, insanlara ikramda bulunmaktır” cevabını verdi. Amr,

     “İman nedir?” diye sordum. Hz. Peygamber (Sav),

     “Sabırlı ve hoşgörülü olmaktır” cevabını verdi. Amr,

     “Hangi İslam (Müslüman) daha faziletlidir” diye sordum. Hz. Peygamber (Sav),

     “Elinden ve dilinden Müslümanların zarar görmediği kimse” cevabını verdi. Amr,

     “Hangi İman (İmanın gerektirdiği hangi davranış) daha faziletlidir” diye sordum. Hz. Peygamber (Sav),

     “Güzel ahlaktır” diye cevap verdi. Amr,

     “Hangi namaz daha faziletlidir” diye sordum. Hz. Peygamber (Sav),

     “Kıyamı uzun olan namazdır” cevabını verdi. Amr,

     “Hicretin hangisi daha faziletlidir” diye sordum. Hz. Peygamber (Sav),

     “Rabbinin hoşlanmadığı şeyleri terk etmendir” cevabını verdi.” (Ahmed, IV, 385)

 

     Peygamberimiz (Sav) Müslüman ve muhaciri şöyle tanımlamıştır:

     “Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği, muhacir ise, Allah’ın yasak ettiği şeyi terk eden kimsedir.” (Buhari, İman, 4)

     Musa el-Eş’ari Hz. Peygamber (Sav)’e ;

     “Hangi Müslümanlık daha faziletlidir?” diye sormuş. Hz. Peygamber (Sav),

     “Elinden ve dilinden Müslümanların zarar görmediği kimse” cevabını vermiştir. (Buhari, İman, 6)

     Bir sahabe Peygamberimiz (Sav)’e,

     “Müslümanların hangisi daha hayırlıdır?” diye sormuş, Hz. Peygamber (Sav),

     “Elinden ve dilinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir” diye cevabını vermiştir. (Muslim, İman, 64)

     Ebu Musa el-Eş’ari Peygamberimiz (Sav)’e;

     “Hangi Müslümanlık daha hayırlıdır?” diye sormuş, Peygamberimiz (Sav)’de,

     “Yemek yedirmek, tanıdığın ve tanımadığın herkese selam vermendir” (Buhari, İman, 5) cevabını vermiştir.

     Bu hadis-i şeriflerde Peygamberimiz (Sav); iman, amel ve ahlakı birbiri ile irtibatlandırmıştır. Mümin ve Müslüman olmak ibadet etmeyi, güzel ahlak sahibi olmayı, kötülükleri terk etmeyi ve insanlara saygılı olmayı gerektirmektedir. Yoksa iman kuru bir felsefi inançtan ibaret değildir. İman ve İslam bir aksiyon ve sosyal ilişkileri ahlaki kurallar çerçevesinde devam ettirmektir.

     Bu hadis-i şerifler; iman, amel ve ahlak arasında sıkı bir bağın olduğunun beyanıdır. Dolayısıyla “ahlak”, müminin imanı gereği söz ve eylem şeklinde hayata yansıyan davranışlarını ifade eder. Abdullah ibn Mübarek iyi ahlakı,

     “Güler yüzlü olmak, insanlara iyilikte bulunmak, onlara eza ve sıkıntı veren şeyleri yok etmektir.” (Tirmizi, Birr, 62) şeklinde tanımlamıştır.

     İyi ahlak, Peygamberimizin ahlakıdır. Peygamberimizin ahlakı ise Kur’an ahlakıdır. (Taberi, XIV, 29/18) Kur’an insanı iyi ahlak sahibi yapmak ister. Kur’anın bütün emir ve yasakları iyi ahlakı gönüllere ve topluma hakim kılmaya yöneliktir. Bu itibarla Müslüman, ahlaki kurallara ne kadar uyarsa imanı o kadar kuvvetli, ne kadar ahlaki zafiyeti olursa o kadar iman zafiyeti var demektir.

     2- Hukuk

     Hak kelimesinin çoğulu olan “hukuk” kavramı; insanların sahip olduğu imkanları ifade eder. Bu imkanlara “insan hakları” ve “vatandaşlık hukuku” diyebiliriz. Hakların; engelli hakları, kadın hakları, sosyal haklar, tüketici hakları, çocuk hakları, gençlik hakları, hasta hakları, hayvan hakları şeklinde birçok çeşidi vardır.

     Bir toplumun güven, huzur ve barış içerisinde yaşayabilmesi için hakların bilinmesi ve bu haklara riayet edilmesi gerekir.

     Müslümanlar açısından hakların temel dayanağı, Kur’an ve sünnettir. Kur’anın kendisi haktır ve hak ile indirilmiştir. (Bakara, 2/176) Allah’ın güzel isimlerinden biri de “Hak”tır. (Nur, 24/25) Allah katında tek hak din de İslam’dır. (Al-i İmran, 3/19)

     İslam’a göre haklar, “hukukullah” (Allah hakları) ve “hukuk’l-ıbad” (Kul hakları) olarak iki kısımdır. Günümüzde bu haklar; kamu hukuku ve insan hakları şeklinde ifade edilmektedir. Ayrıca hukuk kelimesi, ülkemizde toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasalar anlamında da kullanılmaktadır.

     3. AHLAK ve HUKUK İLİŞKİSİ

     İslam’ın hak, hukuk ve ahlak anlayışı karşılıklı görev ve sorumlulukları içine aldığı gibi ticaret, siyaset, sanat, sosyal ilişkiler, söz, eylem ve davranışları kısaca her konuyu da içine alır.

     “Müeyyidesi olan söz, eylem ve davranışlar hukukun, müeyyidesi olmayan söz, eylem ve davranışlar ahlakın alanıdır” şeklindeki bir yaklaşım, İslam’ın hukuk ve ahlak anlayışını ve ahlak kelimesinin anlamını daraltan bir yaklaşımdır.

     Ahlak, insanın diğer insanlara karşı haklarına riayet etmesi ve görevlerini de içerir. Her hukuki sorun aynı zamanda ahlaki bir sorundur. Mesela yaralama ve öldürme gibi insan bedenine yönelik fiili şiddet; çalmak, gasp etmek, gayr-i menkule, hayvan ve ürünlere zarar vermek, eksik tartmak ve ölçmek gibi insanın mal varlığına yönelik eylemler hukukun alanıdır, ahlakın alanı değildir, diyemeyiz. Bu eylemler hem hukukun hem ahlakın alanıdır. Aynı şekilde demir ve çimentosunu eksik kullanarak kalitesiz bina yapıp satmak, bir insanın meskenine tecavüz etmek, kaçak su ve elektrik kullanmak, çevreyi kirletmek ve orman yangını çıkarmak hem hukuki hem ahlaki bir sorundur.

     İslami görevleri daireler şeklinde tasavvur edersek en içte iman dairesi, sonra namaz ve oruç gibi ibadet-i mersumeler (formel ibadetler), sonra sosyal ilişkiler (informal ibadetler, muamelat) ve en dıştaki dairenin ahlak dairesi olması gerekir. Çünkü iman etmek, ibadet etmeyi, ibadetler de ahlaklı olmayı gerektirir. Başka bir ifade ile iman eden ibadet etmekle, iman edip ibadet eden kimse de Kur’an ahlakına sahip olmakla ve insan haklarına saygılı olmakla yükümlüdür. Çünkü imanın kemali ahlaki davranışlar ile orantılı olduğu gibi ibadetlerin amacı da ahlaki davranışların hayata geçirilmesi ile orantılıdır.

     Kur’an da ibadetlerin amacının insanın ahlaken kemale ermesine bağlanmıştır.

     Namaz, oruç ve hac gibi belirli usullere uyularak, belirli zaman ve mekanlarda yapılan ibadet-i mersumelerin temel amaçlarından biri de Müslüman’ı kötülük ve haramlardan alıkoymak, böylece onun ahlakını güzelleştirmektir:

     “(Ey Peygamberim!) Namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlık ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut, 29/45)

     Ayette geçen “fahşa” ve “münker” kelimeleri, bütün günahları, haram ve kötülükleri ifade eder. Dolayısıyla günde beş vakit namazını kılan bir Müminin; haram ve günah işlemesine, kötülük yapmasına, söz gelimi insan öldürmesine, fuhuş yapmasına, uyuşturucu kullanmasına, hırsızlık, içki, kumar, yalan ve iftira gibi haramları işlemesine imkan yoktur. Çünkü namaz bu haramları işlemeye engel olur.

     “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Ta ki Allah’a karşı gelmekten sakınırsınız, kötülüklerden korunursunuz.” (Bakara, 2/183)

     Ayetteki تَتَّقُونَ cümlesinin kökü olan takva, bütün kötülüklerden ve haramlardan kendisini korumak anlamına gelir. Dolayısı ayet-i kerime, oruç ibadetinin insanı kötülüklerden ve haramlardan koruyacağını açıkça bildirmektedir.

     Ayet-i kerimeden oruç ibadetinin temel amacının, emrini tutmak suretiyle Allah’ın rızasını kazanmak ve kişinin nefsini terbiye etmek ve kendisini haram ve kötülüklerden alıkoymak olduğunu anlıyoruz. Peygamberimiz (Sav)’in konu ile ilgili şu hadis-i şerifi de bu gerçeği ifade etmektedir:

     “Biriniz oruçlu iken çirkin, kötü ve kaba söz söylemesin, bağırıp çağırmasın, cahillik etmesin. Birisi oruçlu kimse ile kavga etmek, tartışmak ve dövüşmek isterse ona ‘ben oruçluyum, ben oruçluyum’ desin.” (Müslim)

     Hadis-i Şerif, orucun gayesinin insanın edep ve ahlakını iyileştirmek olduğunu açıkça beyan etmektedir. Eğer oruç, insanı kötü söz, eylem ve davranışlardan uzaklaştırmıyor, edep ve ahlakını güzelleştirmiyorsa amacına ulaşmamış demektir. Böyle bir oruçtan istenilen sevap da elde edilemez. Nitekim Peygamberimiz (Sav) şöyle buyurmuştur:

     “Kim yalan sözü ve yalan ile iş yapmayı bırakmazsa Allah’ın onun yemesini ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.” (Buhari)

     Dolayısıyla oruç tutan müminin; yalan, yalancı şahitlik, gıybet, iftira, hile, aldatma, kötü söz ve benzeri davranışlardan uzak, iş ve işlemlerinde, söz ve sözleşmelerinde, alım ve satımlarında dürüst ve dosdoğru olması gerekir.

     Peygamberimizin beyanı ile oruç kalkandır. (Müslim) Gerçek anlamda tutulan oruç, hem kötü söz ve davranışlara, hem de cehennem ateşine karşı perdedir, kişiyi fuhuş ve edep dışı davranışlardan alıkoyar. Çünkü orucun şehveti kıran bir özelliği vardır. (Buhari, Savm, 10)

     Orucun farz olmasının arka planında, Müslümanın cinsel arzularını, konuşmalarını, yemesini ve içmesini kontrol altında tutması, huyunu ve ahlakını güzelleştirmesi ve nefsine sahip çıkabilme yeteneğini kazanması vardır.

     “Kim hac aylarında hacca başlarsa, artık ona hacda cinsel ilişkide bulunmak ve kötü söz söylemek, günaha sapmak ve kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir.” (Bakara, 2/197)

     Yüce Allah, ayette hacca niyet eden kimseye ihramlı bulunduğu sürece 3 yasak getirmektedir.

     a-) Kötü söz söylemek ve cinsel ilişki,

     b-) Allah ve Peygamberine isyan olan herhangi bir söz, eylem ve davranış,

     c-) İnsanlarla kavga etmek ve tartışmak.

     Eşi ile cinsel ilişki yasağı, ihramlı olunduğu süre ile sınırlıdır. Bu yasak, ihramdan çıkınca sona erer. Diğer davranışlar, ihramlı iken yasak olduğu gibi ihrama girmeden önce de ihramdan çıktıktan sonra da yasaktır. Ayette bu yasakların zikredilmesi, ihramlı iken hiç bir günahın işlenmemesi ve bu hususta daha hassas davranılması, başkaları ile asla kavga edilmemesi ve tartışmaya girilmemesi, kimseye zarar verilmemesi konusunda dikkati çekmek içindir. Çünkü ihramlı olan insanın yasaklara karşı daha özenli olması gerekir. İhramlı iken işlenen günahların vebali daha ağırdır.

     Namaz, oruç ve hac dahil bütün ibadetlerin Allah rızasının dışında temel amacı, kişiyi nefsani, şeytani ve gazabi kuvvetten alıkoyması, nefsi terbiye etmesi, günahlardan koruması ve güzel ahlaka sahip olmasıdır.

     Sonuç olarak diyebiliriz ki; namaz, zekat, oruç ve hac gibi ibadet-i mersumelerin ana amacı, Allah rızasını kazanmaktır. Namaz Allah için kılınır, kılınması gerekir, Zekat Allah için verilir, verilmesi gerekir, Oruç Allah için tutulur, tutulması gerekir, Hac Allah için yapılır, yapılması gerekir, Kurban Allah için kesilir, kesilmesi gerekir. Bu ibadetler şekil şartlarına uyularak ve ihlas ile yerine getirilirse Allah rızası kazanılmış olur, aynı zamanda bu ibadetler, kişiyi Allah’ın yasaklarını işlemek ve emirlerini terk etmek suretiyle günah işlemekten alıkoyar, takva ve iyi ahlak sahibi yapar, iyi insan iyi Müslüman olmasını sağlar. Şu ayet genel olarak bu hususu ifade etmektedir:

     “Ey İnsanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki (Allah’ın azabından) korunasınız / (kötülüklerden ve haramlardan) sakınasınız.” (Bakara, 2/21)

     Ahlak ile hukuk pek çok alanda birbiriyle örtüşür hatta özdeş olur. Bu durum, bazı alanlarda çok belirgindir. Mesela cana kıyma, hırsızlık, sahtecilik, dolandırıcılık, rüşvet alıp verme ve benzeri pek çok konu ahlak dışı davranış, aynı zamanda hukukun da yasakladığı ve suç saydığı bir fiildir. Çünkü ahlak kavramı hukuk kavramından daha kapsamlıdır. Mesela hukuk bireyin sadece eylemleri ile ilgili iken ahlak hem eylemleri hem yeme ve içme dahil hayatın bütün alanları ile ilgilenir. Diğer taraftan ahlakı dinden ayrı bir alan olarak göremeyiz. Ahlaki davranış dinin bir gereğidir, bu itibarla bazılarının dediği gibi (Ahmet Altan, küresel vicdan, s.22) ahlaka aykırı bir davranışı “ayıp”, dine aykırı bir davranışı “günah” olarak niteleyemeyiz. Dine aykırı olmayan bir davranış, mubahtır, dolayısıyla mubah bir davranışa ahlak dışı diyemeyiz. Sadece dine aykırı davranışlar, ahlaki bir sorundur ve sorun olan bu davranış ayıp ve günahtır.

     Kur’ana göre insan; iman, amel ve ahlakına göre değer ve itibar kazanır. (En’am, 6/132) Ahirette de insanlara fayda sağlayacak bunlardır. (Şuara, 26/88-89) İşlenen suçlara verilecek cezalarda da, zengin-fakir ve aydın-halk diye ayrım yapılamaz (Muslim, Hudud, 8) Bu Kur’an ahlakının gereğidir. Kur’an ahlakının gereği, bir müminin mümin kardeşlerine karşı iki esasa riayet etmesi gerekir; bunlardan biri temel haklara saygılı olması, diğeri sosyal yardımlaşma ve dayanışma içerisinde olmasıdır.

     Birlikte yaşama ahlakı ve hukukunu 3 bölümde ele alabiliriz:

     1- Peygamberimizin birlikte yaşama ahlakı ve hukuku konusunda örnekliği,

     2- Müslümanların birlikte yaşama ahlakı ve hukuku,

     3- Gayr-i Müslimlerle birlikte yaşama ahlakı ve hukuku.

     Peygamberimiz ve Birlikte Yaşama Ahlakı ve Hukuku 

     

     Yüce Allah, peygamberleri hem mesajlarını insanlara iletsinler hem de onlara örnek ve model olsunlar diye göndermiştir. Mesela Peygamberimiz (Sav) ile ilgili olarak Ahzab Suresinin 21’inci ayetinde şöyle buyurmaktadır:

     “Andolsun Allah’ın Elçisinde sizin için Allah’a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için, (uyulacak)  en güzel bir örnek vardır.”

     Bu ayette Peygamberimizin önce genel olarak bütün müminlere sonra özel olarak Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ile Allah’ı çok zikredenlere örnek olduğunun zikredilmesi, örnek alacakların niteliklerini bildirmeye yöneliktir.

     Peygamberimiz (Sav); iman, ibadet, ahlak ve her türlü söz, eylem ve davranışlarında müminlere örnek olmuştur.

     Alemlere rahmet olarak gönderilen (Enbiya, 21/107) Peygamberimiz (Sav), ümmetine çok düşkündü. Bütün insanların iman edip güzel ameller işleyerek Kur’an ahlakına sahip olmalarını; güven, barış, huzur ve mutluluk içinde yaşamalarını, böylece Allah rızasını, cennet ve nimetlerini kazanmalarını istiyor, iman etmeyenlere çok üzülüyordu. Yüce Allah, Kur’anda Peygamberimizin bu durumunu bize şöyle bildirmektedir:

     “(Ey Peygamberim!) Sen mümin olmuyorlar diye adeta kendini helak edeceksin.” (Şuara, 26/3; Kehf, 18/6)

     Peygamberimiz (Sav), iman ve ibadet etmeyenlere üzülüyordu, çünkü o ümmetine karşı çok merhametli, çok şefkatli, çok düşkündü. Kur’anda Peygamberimizin bu niteliği, rahim, rauf ve haris kelimeleri ile ifade edilmektedir. (Tevbe, 9/128)

     Peygamberimiz (Sav)’in bu merhamet ve şefkati, herkese yönelikti. Sahabe-i Kiram, kendilerine işkenceye varan eziyet yapan müşrikler için;

     “Ya Rasulallah! Müşriklere beddua et” dediklerinde, Peygamberimiz (Sav);

     “Ben lanetçi olarak gönderilmedim, ancak rahmet olarak gönderildim” cevabını vermiş (Muslim, Birr, 87) ve beddua etmemişti.

     Uhud savaşında yüzü yaralandığında bile kafirlere; “Allah’ım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar” diye Dua etmişti. (İbn Hıbban) Çünkü Peygamberimiz (Sav), mümin-kafir bütün insanlara Allah’ın bir lütfu, nimeti ve ihsanı olarak gönderilmişti.

     Peygamberimiz (Sav), 40 yılını peygamberlik öncesinde, 13 yılını da peygamberlik döneminde olmak üzere ömrünün 53 yılını Mekke’de müşriklerle birlikte geçirmiştir.

     Peygamberlik öncesinde, putlara tapmadan, ahlak dışı davranışlara bulaşmadan, kimseye zulmetmeden temiz, dürüst ve edepli bir hayat yaşamış, toplumda güvenilir olarak tanınmıştır. Mekke ve civarında yaşayan kabilelerin ileri gelenleri; zayıfları kollamak, zulmü önlemek, haksızlığa uğrayanların hakkını almak ve adaleti sağlamak için kurdukları ve hılfu’l-füdül (erdemlilerin yemini) adını verdikleri cemiyete Peygamberimiz de katılmıştır. 610 tarihinde peygamberlik ile görevlendirilmesi ile başlayan hayatının yeni döneminde bütün gücü ile İslam’ı insanlara tebliğe çalışmış, hem kendisine hem Müslümanlara yapılan zulümlere karşı sözlü veya fiili karşılık vermemiş hep sabrı tavsiye etmiştir. Nihayet müşriklerin dayanılmaz baskı, zulüm, kötülük ve İslam’ı anlatma ve yaşamayı engellemelerinden kurtulmak için Müslümanlarla birlikte medine’ye hicret etmiştir.

     Eski adı Yesrib olan Medine’de yaşayan Evs ve Hazreç kabileleri birbirleriyle yıllardır savaşmışlardı. Geçmişte Mekkeliler ile Medineliler arasında da kabilecilik kıskançlığı vardı. Müslümanlık, her iki düşmanlığı ortadan kaldırdı. Mekkeliler, imanları uğruna yurtlarını, evlerini, mal ve mülklerini bırakıp Medine’ye gelmişler, Medineliler de Mekkelilere kucak açmış, her şeylerini onlarla paylaşmışlar ve kardeş olmuşlardı.

     Peygamberimiz (Sav), muhacirler ve Ensarı Enes ibn Malik‘in evinde bütün Mekkeli ve Medineli Müslümanların ileri gelenlerini bir araya getirerek onlarla bir toplantı gerçekleştirdi. Müslümanların arasında oluşan samimiyeti pekiştirmek için bir muhacir ile bir Ensarı kardeş yaptı.  Daha sonra yüce Allah, bütün Müslümanların kardeş olduğunu bildirdi. (Hucurat, 49/10) Yüce Allah, Medineli Müslümanları Mekke’den gelen muhacirlere kucak açıp yardım etmeleri Mekkeli Müslümanları ise yurtlarını terk edip hicret etmeleri sebebiyle övmektedir. (Enfal, 8/74-75); Haşr, 59/9)

     Peygamberimiz (Sav), Medine’de barışı, huzuru, can, mal ve namus güvenliği ile din özgürlüğünü sağlamak ve dışarıdan gelecek saldırıya karşı Medine’yi savunmak için Müslümanlar ile Medine’de yaşayan üç yahudi kabilesi (Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kureyze) ile bir sözleşme imzaladı. Bu sözleşme “Medine Vesikası” olarak tarihteki yerini aldı. Bu sözleşmeyi Müslümanlar, Yahudiler ve diğer bütün kesimler kabul etti. Sözleşmenin ilk kısmı Müslümanlar, ikinci kısmı Yahudiler ve diğeri gayr-ı Müslim kesimlerle ilgiliydi.

     İlk günlerde gayr-i Müslimler, Hz. Muhammed’in Peygamber olduğunu kabul etmemekle birlikte bu sözleşme yapıldığı zaman Hz. Peygamberin hem hakem hem hakim olduğunu kabul ettiler. “Üzerinde ihtilafa düşülen herhangi bir husus Allah’a ve Rasülullah’a götürülecektir.” (md. 23) Sözleşmenin bu maddesine göre çıkan bütün sorunların çözülmesi Hz. Muhammed’e götürülecek ve her konuda ona başvurulacaktır. Yüce Allah da Müslümanlara şu emri vermiştir:

     “Herhangi bir konuda ihtilafa düştüğünüz zaman, birbirlerinizle çekiştiğiniz zaman o konuyu Allah ve Rasulüne götürün.” (Nisa, 4/59)

     Bu sözleşme ile ırkı, dili ve dini farklı olan herkese din özgürlüğü, can ve mal güvenliği, ticaret ve çalışma ortamı, toplumsal güven, barış ve huzur sağlanmış oldu. Sözleşmede öne çıkan önemli hususlar şunlardır:

     1- Can güvenliği ve mal güvenliği; “Harbe çıkan da Medine’de kalan da emniyet içindedir.” (md. 40) “Bize tabi olan Yahudiler hiçbir haksızlığa uğramaksızın ve düşmanlarıyla da yardımlaşmaksızın, yardım ve desteğimize hak kazanacaklardır.” (md. 16)

     2- Din ve ibadet özgürlüğü; Medine Vesikası’nda çok geniş din ve inanç özgürlüğü sağlanmıştır. Bu özgürlüğü ifade eden madde şu şekildedir: “Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir.” (md. 20)

     3- Suç ve suçlunun savunulmaması; “Müminler kendi aralarında, mütecavize, haksız bir fiili tasarlayana, bir cürüme veya bir hakka tecavüze ya da müminler arasında bir karışıklık çıkarma kastını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evladı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.” (md. 7)

     4- Cezaların kişisel olduğu; “Kim haksız bir fiil irtikap ederse veya bir cürüm işlerse, o sadece kendine ve aile efradına zarar vermiş olacaktır.” (md. 21)

     5- Vatanın birlikte savunulması; “Bir savaş vukuunda Yahudilerin masrafları kendi üzerine ve Müslümanların masrafları da kendi üzerinedir.” (md. 28)

     6- Yargılanmanın Hz. Peygamber tarafından yapılması; “Bütün öldürme ve münazaa vakalarının Allah’a ve Resulüne götürülmeleri gerekir.” (md, 34)

     Herkes, hiçbir baskı olmadan istediği dini, inancı, siyasi ya da felsefi seçimi yapmakta özgürdür. Herkesin din, hayat, seyahat, teşebbüs ve mülk edinme hakkı vardır ve herkes hukukunu uygulamakta özgürdür. Ancak suç işleyen biri hiç kimse tarafından korunmayacaktır. Sözleşmeye taraf olan gruplar birbirleriyle yardımlaşacak, birbirlerine destek olacaklardır.

     Peygamberimiz (Sav), Mekkeli Müşriklerle Hudeybiye Barış Antlaşmasını yapmıştır. (1 Zilhicce 6/13 Mart 628). Bu antlaşmaya göre;

     1- On yıl süreyle savaşılmayacak,

     2- Müslümanlar umreyi bir sene sonra yapacak,

     3- Umre ziyaretinde Müslümanlar Mekke’de üç gün kalacaklar,

     4- Müşrikler, Müslümanlar umre yaparken adağa çıkacaklar,

     5- Kureyşli bir müşrik Müslümanlara sığınırsa geri gönderilecek,

     6- Bir müşrik Müslüman olup Medine’ye gelirse geri gönderilecek,

     7- Diğer Arap kabileleri Kureyş’in veya Müslümanların himayesine girebilecekti.

     Peygamberimiz (Sav), hem Müslümanlarla hem Yahudilerle hem de müşriklerle yaptığı bu antlaşmaları barış, huzur ve güven içerisinde birlikte yaşamayı amaçlamıştır. Ne var ki Mekkeli müşrikler Müslümanları rahat bırakmamış, Medineli Yahudiler ise verdikleri sözü tutmamış ve sözleşmeye uymamış ve Müslümanlara ihanet edip barışı bozmuşlar, Peygamberimizi ve Müslümanları savaşa mecbur etmişlerdir. Peygamberimiz (Sav), Medine döneminde 10 yıl içerisinde Bedir, Uhud ve Hendek’te Mekkeli müşriklerle; Beni Müstalik, Mute, Huneyn ve Evtas’da Mekkeli olmayan müşriklerle; Beni Kaynuka, Beni Nadir, Beni Kureyza ve Hayber Yahudileri ile savaşmak zorunda kalmıştır. Bütün bu savaşlar, saldırı değil savunma amacı ile yapılmıştır.

     Bedir, Uhud ve Hendek savaşları Mekkelilerin Medine’ye kadar gelip İslam’ı ve Müslümanları tarih sahnesinden silmek için saldırmaları, Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kureyza savaşları, bu Yahudilerin yaptıkları antlaşmaları bozmaları ve Müslümanlara ihanet etmeleri, Hayber savaşı, Hayber Yahudilerinin Arap kabilelerini Müslümanların aleyhine kışkırtmaları sebebiyle yapılmıştır. Mekke’nin fethinin sebebi ise müşriklerin Hudeybiye Barış Antlaşmasını bozmalarıdır.

     Peygamberimiz (Sav) ve Müslümanlar, barış sürecinde Medine’de hem kendi aralarında hem de Arap müşrikler, münafıklar ve Yahudiler ile birlikte temel haklara saygı içerisinde yaşamışlar, kimseye saldırıda bulunmamışlar ve kötülük yapmamışlardır.

     Peygamberimiz (Sav), Medine şehir devletinin başkanı olarak Müslümanlara ve Müslüman olmayanlara adalet ve hakkaniyetle hareket etmiştir. Şu örnek bunun açık delilidir:

     Beni Zafer kabilesinden Tu’me b. Übeyrik, bir gece komşusu Rifâa b. Zeyd‘in un çuvalını ve zırhını çalar. Zeyd b. Semin adındaki bir Yahudi’ye götürür ve ona emanet bırakır. Dağarcığı götürürken, dağarcıktaki bir yırtıktan yola un dökülür. Un dağarcığı ve zırhı çalınan Rifâa önce komşusu Tu’me‘den şüphelenir. Tu’me‘ye  dağarcığını sorar. Tu’me, dağarcığı görmediğine ve nerede olduğunu bilmediğine yemin eder. Rifâa, Tu’me‘nin evini arar, fakat bulamaz. Bunun üzerine un döküntüsünün izini takip eder. Nihayet Yahudi’nin evinde dağarcığı ve zırhı bulur. Yahudi, dağarcığı Tu’me‘nin emanet bıraktığını söyler ve tanıklarıyla bunu ispat eder. Zırhı Tu’me‘nin  çaldığı ortaya çıkar. Beni Zafer kabilesi, Peygamberimize giderler ve Tu’me‘nin suçsuz olduğunu, zırhı Yahudi’nin çaldığını, eğer Tu’me‘nin aleyhine hükmedilirse itibarının kaybolacağını, zırh Yahudi’nin evinde bulunduğu için onunla mücadele etmesini gerektiğini söylerler.Peygamberimiz (Sav), Tu’me‘nin yeminine ve kabilesinin şehadetine binaen onu savunmak ister, bunun üzerine Nisa suresinin 105-114’üncü ayetleri iner. (Nisa, 24/105-112) Yüce Allah, Peygamberimizden adaletle hükmetmesini, bu tür davranışta bulunan hainleri savunmamasını emreder:

     “(Ey Peygamberim!) Biz sana kitabı hak olarak indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın, hainlerin savunucusu olma.” (Nisa, 4/105)

     “Kendilerine hainlik edenleri savunma.” (Nisa, 4/107)

     Yüce Allah, hırsızı savunan Beni Zafer kabilesine şöyle seslenir:

     “(Ey hainleri savunanlar!) İşte siz (kendilerini aldatan, nefislerine zulmeden) öyle kimselersiniz ki dünya hayatında haydi onları savundunuz, kıyamet günü onları Allah’a karşı kim savunacak? Yahut kim onlara vekil olacak?” (Nisa, 4/109)

     Tu’me, 4 suçu birden işlemiştir:

     1- Hırsızlık yapmak, 2- Hırsızlık yapmadım diye yalan söylemek, 3- Yalan yere yemin etmek, 4- Bu suçunu bir başkasının üzerine atıp iftira etmek.

     Tu’me’nin kabilesi Beni Zafer 6 suç işlemiştir:

     1- Tu’me‘nin hırsızlık yaptığını bildikleri halde hırsızlık yapmadı diye yalan söylemek,

     2- Yahudi Zeyd b. Semin‘in suçlu olmadıklarını bildikleri halde hırsızlık yaptı diye iftira atmak,

     3- Tu’me, lehine yalancı şahitlik yapmak,

     4- Haksız yere suçluyu korumak,

     5- Kabile taassubunda bulunmak,

     6- İkili davalı arasında hüküm verme konumunda olan Hz. Peygamber’i yanıltmaya çalışmak.

     İnsanın suç olan bir fiili işleyerek kendisini cezaya maruz bırakması ve ilahi bir emanet olan nefsini aldatması; “hainlik”, “zulüm” ve “günah” olduğu gibi, kendi işlediği suçu başkasına isnat etmesi de ihanet, zulüm, bühtan, iftira ve büyük günahtır.

     Ayetlerde Tu’me, hırsızlık ederek kendisini cezaya maruz bıraktığı için nefsine ihanet ve zulüm, bu suçunu bir başkasının üzerine attığı için kötülük etmekle nitelenmiştir. Tu’me işlediği günahına pişman olup tövbe edeceği yerde Mekke’ye kaçmış ve dinden irtidat etmiştir. Mekke’de hırsızlık için birinin duvarını delerken duvar üzerine yıkılmış ve ölmüştür. (Taberi, IV, 5/268)

     Tu’me‘nin kabilesi, gerçeği ortaya koyup doğruyu söylemeleri ve adil şahitlik yapmaları gerektiği halde yalana tevessül etmişler, Tu’be‘nin işlediği suçu insanlardan gizlemeye çalışmışlar ve suçluyu kurtarmak için Allah’ın razı olmayacağı yalan ve hileli sözleri kurgulamışlardır. Suç insanlardan gizlense bile Allah’tan gizlenemeyeceği şöyle bildirilmiştir:

     “Bunlar, insanlardan gizlenmeye çalışırlar da Allah’tan gizlenmezler. Halbuki Allah, geceleyin, razı olmayacağı sözleri kurarlarken onlarla beraberdir. Allah onların yaptıklarını (ilmiyle) kuşatmıştır.” (Nisa, 4/108)

     Bu olay ve konu ile ilgili ayet, hakka, hukuka ve ahlaka çarpıcı bir şekilde dikkat çekmektedir. Hırsızlık yapmak, hırsızlık suçunu, suçsuz bir insanın üzerine atmak, yalan yere yemin etmek, yalancı tanıklık yapmak, suçluyu korumak ve savunmak hem ahlak dışı ve hukuken suç olan bir eylemlerdir hem de insan hakkı üstlenmektir.

     Yüce Allah, Müslüman olmasa bile kimseye iftira edilemeyeceğini, suçlu Müslüman bile olsa savunulamayacağını, böyle bir davranışın suç ve günah olduğunu bildirmektedir. Birlikte yaşama ahlakı ve hukuku konusuna bu olay ve ayetler çok güzel bir örnektir. Her toplumda Müslüman ve gayr-i Müslim, bu çerçevede hareket etse hiç ahlak, hak ve hukuk ihlali olmaz, toplumda barış ve güven hakim olur. Günümüzde bu ilkelere dünyanın her ülkesinde ve her yöresinde ihtiyaç vardır. Çünkü iletişim ve ulaşımın kolaylığı ve farklı sebeplerle göçler olmakta ve dünyanın her yerinde farklı dinlere mahsus insanlar birlikte yaşamaktadırlar.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*